top of page
BLOG_GALATA3.jpg
Point_back_2.jpg

“Bazı şehirler ölümlüdür ama insanlık var oldukça İstanbul ebedî kalacaktır”

Bir Şehrin Hikayesi: İSTANBUL

8000 yıl önce yerleşim yerlerinin bir adı yoktu! İstanbul’un tarihi işte bu kadar eskiye gidiyor. Dünyanın en eski yerleşimlerinden biri olan İstanbul birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bugünden geriye doğru gidecek olursa medeniyetleri şu sırayla verebiliriz: Cumhuriyet, Osmanlı, Bizans, Roma, Helenistik, Klasik, Arkaik ve Neolitik dönemler.Fransız doğa bilimci, topoğraf veyazar Petrus Gyllius’un söylediği gibi “Diğer şehirler ölümlü olabilir ama bu şehir dünya üstünde insan oldukça yaşamaya devam edecek.”

İstanbul Boğaz’ının altından geçen Marmaray projesinin 2004 yılında Yenikapı’da başlayan hafriyat çalışmaları sırasında neolitik döneme kadar giden çok değerli buluntulara ulaşıldı. İnsan ayak izlerinden mezarlara, tekne kalıntılarından kiliselere, buğdaydan el aletlerine kadar buluntular arkeoloji dünyasında büyük heyecan uyandırdı. İstanbul’un tarihi yeniden yazıldı!

Marmara Denizi’nin tuzlu suyla karışmadığı, göl olduğu 8000 yıl öncesinde, burada yaşayan insanlar avcılık ve toplayıcılık yapıyorlardı. Evlerini dal örgü tekniğiyle inşa ediyorlar, taşlarla sıkıştırılmış ahşap direkler kullanıyorlar ve içlerini sıvıyorlardı. Evcilleştirilmiş, köpek, koyun, keçi ve domuz da yaşamlarına eşlik ediyordu.

BLOG_ISTANBUL.jpg

İstanbul’u gezmeye hazırsanız Yenikapı’dan Haliç’teki Galata Köprüsü’ne uzanalım. Dünyada iki kıta üzerinde kurulu tek şehir olan İstanbul’un panoramik olarak çok güzel birçok noktası olsa da denizle ve tarihle iç içeliğinin en iyi hissedildiği nokta Galata Köprüsü’dür. İstanbullular’ın yaptığı gibi köprünün altındaki meyhaneler veya kafelerde kısa bir ara verip, çay, kahve veya rakı eşliğinde Propontus’tan yelken açmış Argonot’ların gözünden etrafı izleyin! 3000 yıl önce Altın Post’un peşine düşen Argonotların küçük yelkenlilerini bağladığı yerdeşimde cruise gemilerinin bağlandığını göreceksiniz.

Bizantion şehrinin kurucusu Megaralı Byzas MÖ 667’de en stratejik noktasına koloni oluşturmuştu. Karadeniz’den Ege’ye giden tüm gemileri kontrol eden, Asya ve Avrupa’nın kesiştiği noktada ticaret yollarının da hakimiyeti sağlanıyordu. Üç tarafının denizle çevrili olması ve kara sınırının da surlarla korunması şehri istila edilemez kılıyordu.

Bizantion önemli bir ticaret merkeziydi ve ayyaş tüccarlar, şarap ve balığın keyfini daha o günlerde yaşamaya başlamıştı. Şehrin en karakteristik özelliklerinden biri olarak günümüze kadar ulaştı.

MÖ 512’de Darius şehri ele geçirdi. 30 yıl kadar sonra Persler’in hakimiyetine geçen Bizantion, daha sonra Atina İmparatorluğu’nun bir parçası oldu. MÖ 356 yılında şehir ayaklanma sonucu bağımsızlığını kazandı. MÖ 340 yılında Makedonyalı Büyük İskender’in babası Filip şehri kuşattığında Atinalılar Bization’a yardım gönderdiler. Bir rivayete göre komutanlar ayyaş askerleri motive etmek için tavernalar inşa etmişlerdi. Bizantionlular çok iyi savaştı ve Filip’in kuşatmasını başarısız kıldılar. Filip’i geri püskürtseler de oğlu İskender’e diş geçiremeyecekleri anladıklarından dolayı MÖ 334’te Bizantion, Makedonyalılar’a teslim oldu. MÖ 323’te İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun dağılmasında ve Roma’nın doğuya doğru genişlemesinde Bizantion’un da rolü olmuştur. Bizantion, MÖ 179’da Rodos, Bitinya ve Pergamon müttefik orduları tarafından fethedildi. 100 yıl kadar süren bu dönemin sonunda Roma-Pontus rekabetinde kazanan taraf Roma oldu. Roma’nın manda yönetimi üç yüz yıl kadar sürdü. Bu dönem PaxRomana’nın himayesinde barış ve refah içinde geçti.

Bizantion, MS 196’da İmparator SeptimiusSeverus’un orduları tarafından kuşatıldı. Bizantion’u fetheden SeptimiusSeverus, büyük bir katliam yaptı ve şehri yıkıntı haline getirirken, şehir surlarını da yerle bir etti. Surları yıkmanın stratejik hata olduğunu anladıktan sonra yeniden inşa ettirdi.

SEPTIMUS.jpeg

MS erken dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu’ndaki taht kavgalarından Bizantion da çok ciddi etkilendi. Batı İmparatoru Constantinus 324 yılında Doğu İmparatoru Licinius’u yendi. Son savaş, Asya kıyısındaki Boğaz’ın tepelerinde gerçekleşti ve 324’te Roma İmparatoru Constantinus’unhükümranlığı başladı. Roma İmparatorluğu’nun gelecek 1000 yılı yeniden inşa edilmeye başlandı. Büyük Constantinus’un bizzat çizdiği sınırlar, SeptimiusSeverus’un çizdiği sınırların beş katı ve imparatorluğun azametine uygun olacaktı. Şehri savunacak surlar ve mimari sınırları zorlayan binaların yapımına başlandı. Dört yıldan daha kısa sürede tamamlanan çalışmalardan sonra Mayıs 330’da Hipodrom’da düzenlenen törenlerden kısa bir süre sonra Yeni Roma’nın başkenti Constantinople adıyla dünya tarihindeki yerini aldı. Constantinople adı Osmanlılar zamanında da kullanılan isimlerden biri olacaktı ve Cumhuriyet döneminde İstanbul adını alacaktı. İstanbul’un landmark’larından biri olan ilk Ayasofya Kilisesi, 360’ta oğul Constantius tarafından açıldı. İstanbul’un siluetinin nadir bir parçası olan bugünkü yapı, aynı yerde inşa edilen üçüncü yapıdır.

İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun başkenti olduğu yıla kadar Roma şehrindeki Forum’da bulunan MilliariumAureum başlangıç noktası olarak kabul edilirdi. Ancak 330 senesinde I. Constantinus başkenti Nova Roma adını verdiği İstanbul şehrine taşımasıyla imparatorluğun merkezi de değişecekti. Önceden bütün yollar Roma’ya çıkardı, artık bütün yollarNova Roma’ya, İstanbul’a çıkacaktı. Toplumsal olaylarda buluşmaların yaşandığı Hipodrom ve dünyanın en büyük mabedi olan Ayasofya’nın hemen yanına bir anıt inşa edilerek dünyanın “0 noktası” işaretlendi.

Milion Anıtı sadece Roma yollarının başlangıcı olmasının yanında zaman ölçümlerinde esas alınmak üzere 0’ıncı meridyenin geçtiği nokta olarak da kabul ediliyordu. Ancak Doğu Roma’nın Hıristiyanlığa geçmesi ile birlikte 0’ıncı meridyen olarak Ayasofya’nın kubbesi kabul edilmeye başlanmıştır.

MilionTaşı’nın çeşitli şehirlere olan uzaklıkları şöyledir: Buenos Aires 12.258 km, Washington 8.415 km, Viyana 1.498 km, Atina 764 km, Tahran 2.040 km, Roma 1.377 km, Londra 2.502 km, Paris 2.258 km, Berlin 1.740 km, Mekke 2.407 km, Moskova 1.757 km, Pekin 7.063 km, Tokyo 8.954 km.

I. Theodosios’un 395 yılında ölümünün ardından imparatorluk iki oğul arasında bölündü. Honorius Roma’da Batı’yı, Arcadius,Constantinople’de Doğu’yu yönetmeye başladı. Takip eden yüzyılda Batı kısmı barbarlardan tarafından 476’da istila edildikten sonraConstantinople’deki İmparator, imparatorluktan kalan toprakların tek hakimi oldu.

5. yüzyılın ilk yarısında II. Theodosios iktidardayken eski surlar Trakya’ya doğru ilerletilerek bugünkü halini almıştır. Surların içinde Eski Roma’da olduğu gibi mistik inançlara bağlı 7 tepe bulunmaktaydı.

Batı Roma’nın çöküşünden sonra Constantinople’ün karakterinde de ciddi değişiklikler olmaya başladı. Çünkü ülke büyük oranda Yunanca konuşan insanların yaşadığı bir coğrafyadaydı. Resmi dil olan Latince bir süre daha kullanılsa da İmparatorluk Atina ve Roma’nın klasik geleneğinden uzaklaşarak Yunan, Hristiyan kimliğine bürünüyordu.

527 yılında tahta geçen Iustinianos iktidarı, şehrin tarihinde yeni bir çağ başlattı.Iustinianos’un tahta geçmesinden sonra 5 yıl sonra başlayan iç isyanlar çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Büyük zarar gören Constantinople baştan aşağı yenilenerek dünyadaki en büyük, en muhteşem metropolü olmuştu. Iustinianos’un iktidarı sırasında imparatorluğun kaybedilmiş toprakların çoğu yeniden fethedildi. 565 yılında Iustinianos’un öldüğünde Bizantion’un sınırları Cebelitarık’dan Doğu Anadolu’ya kadar uzanıyordu. Ama bu altın çağ uzun sürmeyecek, iç ve dış güçlerin saldırıları, kargaşa, veba salgınları ve toplumsal huzursuzluklar 610-641 yıllarında hüküm süren Herakleios sayesinde parçalanmaktan kurtarıldı ve kaybedilen topraklar tekrar geri alındı. Arap ve Bulgarların defalarca işgal ve kuşatmalarıyla sarsılan Constantinople güçlü surlarıyla ayakta kalmayı başardı. 11. Yüzyılda İran’dan Balkanlar’a oradan güney İtalya’ya kadar olan coğrafyayı kontrol ediyordu. 1071 yılında IV. Romanos tarafından yönetilen Bizans ordusu Malazgirt savaşında Selçuklu Türkleri tarafından büyük bir yenilgiye uğratılarak geri dönmemek üzere Anadolu’dan çıkartıldı.

BLOG_KIZKULE.jpg

Doğuda Türklerle savaşan Bizans, İtalya’nın güneyinde de Normanlar’a karşı savaşıyordu ve Normanlar Bari’yi işgal ederek Bizans yönetimine noktayı koydular. I. Haçlı Seferi sırasında (1097) Batı Avrupalı Latinlerin baskısı artırıyor, Kutsal Toprakları Sarazen’lerden kurtarma misyonunun aslında toprak ve servet elde etmek olduğu anlaşılmıştı. Elbette onların en çok çeken ganimet, muhteşem Constantinople’di. 1204’te Haçlılar son saldırılarında Haliç kıyısındaki surlarda gedik açarak şehri aldılar. Constantinople’ün yakıp yıktılar ve şehrin zenginliklerini, kutsal emanetleri ve sanat eserlerini yağmalayıp, en değerlilerini Avrupa’ya taşıdılar.

Boğazın hemen girişinde yer alan Kız Kulesi şehrin en meşhur landmark’larından biridir. Atinalı komutan Alkibiades, Boğaz’a girip çıkan gemileri denetlemek ve vergi almak amacıyla bu küçük ada üzerine bir kule inşa ettirdi. Sarayburnu'nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya gerilen zincir Boğaz’ın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu halini aldı. Şehrin savunması ve vergi toplama fonksiyonu gelecek yüzyıllarda da bu yapıyı önemli kılmıştır.Kule birçok kez yenilenerek bugünkü halini almıştır. Bugün caferestaurant olarak işletilen Kız Kulesi’ne giderseniz Haliç’in üzerinden güneşin batışını şarap eşliğinde izleyebilirsiniz.

Latin krallar, 1261’e kadar Constantinople’de hüküm sürdüler. Trakya, Makedonya ve Mora Yarımadasının çoğu kontrolleri altında olsa da Anadolu’yu Osmanlılar’a Avrupa’daki topraklarını da Latinler’e kaptırmışlardı. Takip eden yüzyılda ellerinde kalanları da kaybedeceklerdi. Türkler, Avrupa’ya geçmiş, Balkanlarda ilerlemeye başlamıştı. Bizans İmparatorluğu, 15. Yüzyılın başında doğudan ve batıdan Osmanlının kıskancındayken ilk kuruluş yıllarındaki surların içinde sıkışıp, kalmıştı. Bizanslılar elli yıl daha Türklerin saldırılarına karşı koyduktan sonra İtalyan müttefiklerinin yardımlarına, güçleri ve erzakları tükeninceye kadar şehri savundular ve 1453’te 21 yaşında olan Sultan II. Mehmet şehri fethetti.

Fatih Sultan Mehmet, fethin ardından çağın adetleri gereği askerleri şehri yağmalamasına izin verdi. Hemen ardından çöküş döneminde ve kuşatma sırasında zarar gören şehri onarmaya ve yeni eserler inşa etmeye başladı. Osmanlı’nın ilk sarayı bugünkü Beyazıt meydanına yakın bir alana inşa edildi. Birkaç yıl sonra da birinci tepede şehrin eski akropolünde yer alan Topkapı Sarayı’nı inşa ettirdi. Ayasofya ile yarışan Fatih Camii, külliyesindeki aşevi, kütüphane, hamam, hastane, medreseleri ve vakıflarıyla şehrin çekim merkezini oluşturdu. Fatih Sultan Mehmet’in bu eserleri, daha sonraki yıllarda diğer sultanlar ve üst düzey devlet adamlarına örnek olacaktı. Kurulan vakıflar, medreseler, aşevleri toplumsal hayatta çok önemli bir yer alacaktı.

Uzun yıllar süren sıkıntılı dönemde nüfusu azalan şehre Anadolu ve Trakya’dan getirdiği Türkler, Rumlar ve Ermenilerin yerleşmesiyle şehrin demografik yapısı da değişmeye başladı. 15. Yüzyılın sonunda Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Beyazıt döneminde İspanya’dan gelen çok sayıda Yahudi mültecinin çoğu İstanbul’a yerleşti. 16. Yüzyılda İstanbul yine göz kamaştırıcı özellikleriyle büyük bir imparatorluğun başkenti oldu.

Fatih ünvanını alan Sultan II. Mehmet, kendisini Osmanlı hükümdarından çok Son Roma İmparatoru olarak görüyordu.  Bugünkü Fatih Camisi'nin altında I. Konstantin'in mezarı vardı. Fatih, "Roma İmparatoru" hayalini ölümünden sonra I. Konstantin’in mezarının üzerine gömülmesini isteyerek bir anlamda gerçekleştirmiş oluyordu.

BLOG_MEHMET.jpg

Fetihten sonraki 100 yılda Osmanlı İmparatorluğu orduları, Ortadoğu ve Balkanlarda fırtınalar estiriyordu. 16. Yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları, doğuda Bağdat’tan batıda Cezayir’e, güneyde aşağı Mısır’dan kuzeyde Rusya’nın güney sınırlarına uzanan coğrafyada Bizans İmparatoru Justinianos dönemindeki büyüklüğe ulaştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun şüphesiz en parlak dönemi (1520-1566) Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. Orduların başında yeni topraklar fetheden Kanuni Sultan Süleyman sadece Malta ve Viyana’yı alma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu seferlerin sonunda kazanılan topraklar, İmparatorluğun kuzey ve batı sınırlarını çizmiş olacaktı. Elde edilen zaferler sonucu ele geçirilen ganimetler, fethedilen topraklardan alınan vergiler, haraçlar imparatorluğu olağanüstü zenginleştirdi. Zenginliğin büyük kısmı İstanbul’un imarında ve sosyal hayatına etki edecek işlerde kullanıldı. Bu yapılardan en önemlisi de mimarbaşı Sinan’ın inşa ettiği Süleymaniye Cami ve külliyesidir. Şehrin landmark’larından biri olarak bugünkü Eminönü sırtlarında yer almaktadır. Galata Köprüsü’nden bakıldığında solda Ayasofya, sağ tarafta Süleymaniye Cami,İstanbul’un iki büyük dünya imparatorluğuna başkentlik yaptığını hatırlatır bize.

17. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu hala çok güçlü ve genişlemeye devam ediyordu ama çöküşün belirtileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Batıda Balkanlar’da doğuda İran’da toprak kayıpları başlarken iç huzursuzluklar da baş göstermişti. Bunun başlıca sebebi oryantalistlerin çok sevdiği Harem hayatıydı. Artık orduların başında savaşa çıkmayan Sultanlar Harem’in büyüsüne kapılmış, Harem’deki sultan anneleri ve gözdesi kadınların entrikaları, devlet yönetimini olumsuz etkilemeye başlamıştı. Buna tek istisna IV. Murat dönemidir. 14 yaşındayken tahta çıkan IV Murat (1623-1640) 1638’de Bağdat’ı yeniden ele geçirdikten iki yıl sonra 30 yaşında ölümünden sonra diriliş sona ermiş ve çöküş süreci hızlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu zenginliği sayesinde yüzlerce yıl daha varlığını sürdürmesini bildi. Harem hayatının cazibesi ve keyfi sürdürülürken başkente akan servetle imar işleri ve hayır kurumları kurulmaya devam ediyordu.

18. yüzyılın ilk yarısında başlayan devlet kurumlarını ıslahat ve çağdaşlaştırma çabaları istenilen sonuca ulaşamadan; dünyadaki konjonktür, ulusalcılık akımları, toprak kaybıyla yüzyılın sonunda imparatorluğu parçalamaya başlamıştı.I. Dünya Savaşı’nın kaybedenlerinden olan Osmanlı İmparatorluğu müttefik ülkeler tarafından onur kırıcı bir şekilde paylaşılmak istendi. İstanbul’un 16 Mart 1920 günü İtilâf Devletleri tarafından işgali, Türk Millî Mücadelesi’nin bir dönüm noktasını teşkil edecekti

mustafa-kemal-atatc3bcrk.jpeg

I. Dünya Savaşı’nda Dardanells Gallipoli’de büyük başarılar elde eden Mustafa Kemal’in itilaf devletlerine karşı elde ettiği başarı, dünya tarihini değiştiren özelliğinin yanında kendisinin de büyük bir asker ve devlet adamı olarak dünya tarihinde yer alacak olayların ilki olacaktı. Türkler 1919 yılı Mayıs ayında Mustafa Kemal (Atatürk) önderliğinde İstiklal Mücadelesini başlattı ve 1922’de İstiklal Savaşı kazanıldı. Mustafa Kemal (Atatürk) üstün askeri yetenekleri yanında diplomatik yetenekleriyle de düşmanlarının dahi saygısını kazanmış bir devlet adamı olarak 1923’te Cumhuriyeti ilan ederek başkenti Ankara’ya taşıdı. İstanbul, binlerce yıllık imparatorluk başkenti olmaktan ticaret ve kültürün başkenti olarak bir başka parlak dönemini yaşamaya başladı.

Atatürk’ün Gallipoli’deki İtilaf devletlerine karşı verdiği savunma başarısında Australian and New ZealandArmyCorps. (ANZAC)’lara karşı verdiği mücadele özel bir yere sahiptir. Belki de dünya tarihinin en centilmenler savaşıdır bu savaş. Savaştan sonra Gallipoli’de oluşturulan mezarlıkta defnedilen ANZAC askerlerinin mezarlığında Atatürk’ün Avusturalyalı ve Yeni Zellandalılara hitaben yaptığı bir konuşmadan alınan sözleri kitabe olarak yer almaktadır.

"Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar. Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar. Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. 

Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır"

Avusturalyalı’ların en önemli ulusal occasion’larından biri olan 25 Nisan AnzacDay’de ANZAC askerlerinin torunları her yıl Gallipoli’ye gelip, Şafak Ayini yapmaktadır.

Hayatı savaşlarda geçen, İstiklal Savaşı vererek yeni bir devlet kuran Atatürk, aynı zamanda barış yanlısıydı. Veciz sözü sadece Türkler için değil, barış yanlısı herkese bir mesajdı. “Yurtta Barış, Dünyada Barış”

İstanbul’un 8000 yıllık tarihini anlatırken işgaller, savaşlardan bahsetmiş olsak da aslında her dönem, kültür, İstanbul’a bir şeyler kazandırmış, onlarca kültür katmanıyla olağanüstü bir tortu bırakmıştır. Bizantion şehrinin kurucusu Megaralı Byzas’dan son kez İstanbul’u işgalden kurtaran Atatürk’e kadar bu şehre hizmet edenlere saygıyla….

Şimdi onlarca kültürel katmanın olduğu İstanbul’un en güzel lokantalarını keşfe çıkın, müzelerini, tarihi binalarını gezin, sokaklarında tarihin ayak izlerini sürün…

 

Enjoy Istanbul

bottom of page